100. Yılı Yaklaşırken Lozan Antlaşması

2 dîtin

1639'dan beri iki parçalı olan Kürdistan'ın dört parçaya bölünmesi Lozan Antlaşmasıyla olmuştur. Araştırmacı yazar Hasan Yıldız ile Aydoğan İnal'ın röportajı.

1639’dan beri iki parçalı olan Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi Lozan Antlaşmasıyla olmuştur. Başka bir tabirle Kürtlerin kaderi Lozan Antlaşmasıyla belirlenmiş ve Kürdistan dört parçaya bölünmüştür. Kürtler için hayati önem arz eden uluslararası bu antlaşmanın önemi halen yeterince kavranmış değil. Bu nedenle Lozan Antlaşması üzerine araştırmacı yazar Sayın Hasan Yıldız ile bu röportaj yaptık. Lozan Antlaşması’nın daha iyi anlaşılması için yapmış olduğumuz bu röportajı okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz. Aydoğan İnal Lozan Antlaşması tam olarak nedir, bize açıklar mısnız? 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan güçlü çıkan İtilaf devletlerinin, Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlar’da ve doğu sınırlarında bıraktığı sorunların çözümü için oturdukları Sèvres görüşmelerinde uğradıkları başarısızlıkların devamında, Anadolu’da Kemalistler olarak ortaya çıkan yeni güçle aynı sorunların, farklı bir paylaşım konseptiyle tekrar masaya yatırıldığı bir müzakere alanıdır. Lozan’a giden süreçte, 1. Paylaşım savaşı boyunca ve sonrasında yapılan Sevr görüşmelerinde Kürt siyasi hareketlerinin aldıkları tavır iyi değerlendirilmez ise, Lozan’ı eleştirmek kolay olur ama, anlamak zorlaşır. Mustafa Kemal’in bir ordu komutanı olarak halk katmanlarını da arkasına alarak Amasya Tamimiyle deklare edip, Erzurum ve Sivas Kongreleri’yle somutlaştırıp, Ankara’da Meclis’in açılışına kadar yürüttüğü çalışmalar boyunca, Kürt siyasi hareketleri aynı çalışma ritmini kendi topraklarında göstermeyerek, alanı tamamen Kemalistlerin inisyatifine bıraktılar. Koçgiri’de bu dar çember kırılmaya çalışıldı ama, metropolde elde ettikleri mevkilerin arkasına sığınarak Sevr görüşmelerinden elde edilecek sonuca kendilerini bağlayan Kürt siyasi akımlarının ilgisizliği sonucu izole edilen bir hareket olarak kaldı. Aynı akımlar, Kürdistan ile hiçbir sosyal ve duygu bağı kalmamış Şerif Paşa’yı temsilci olarak göndererek yaptıkları hatayı kabuklaştırıyorlardı. Etrafındaki aydın kıtlığına rağmen, buna karşı çıkan, görüşmelere kendi toprağından temsilci göndermek isteyen Şeyh Mahmut Berzenci ise yalnızlaştırılıyordu. Kaldı ki, Süleymaniyeli aydınların çoğunluğunun bir eli Saray’da iken, diğer eli Kürt örgütleri içindeydi. Şeyh Mahmut’un ise Kemalistler tarafından gönderildiği sonradan ortaya çıkan “aydın” tabakasının hedef saptırma oyunlarına rağmen Kürt halkının çıkarlarını savunmak için geçerli bir yol arıyordu. Bu, Kürt siyasi hareketleri üzerinde Kemalistler tarafından uygulanan ilk manipülasyon olması bakımından dikkate değerdir. Kürdistan sosyolojisindeki önemli kişilerle, aşiret reisleri veya dini kişiliklerle henüz daha bir Osmanlı subayı iken insani ilişkiler kuran, onlarla zaman zaman mektuplaşarak ilişkileri sıcak tutan Mustafa Kemal, yeri geldiğinde bu ilişkileri siyasi bir zeminde kullanma fırsatını ele geçirdi. Meclis çalışmalarında bu gücü kullandığı gibi, Lozan görüşmelerinde bu ilişkileri siyasi baskı unsurları olarak kullanmayı başardı. Dolaysıyla soruna bu cepheden bakmak doğru olacaktır: Paylaşım savaşının yıkıntıları içinden Lozan’a kadarki süreçte Kürt siyasi akımları neler yaptı, Türkler kendi açılarından neler yaptı? Eğer elde edilen sonuç 100 yıl sonra da devamlılığını sürdürüyorsa, güçler dengesindeki uyumsuzluğun kaynaklarını irdelemek bir zorunluluktur. İran ve Türkiye Kürdistan’ındaki halkın büyük bir çoğunluğunun ruhani lideri olan Şeyh Ubeydullah’ın oğlu olarak Seyit Abdulkadir’in, Sünni Zaza aşiretlerinin tamamını harekete geçirebilen Şeyh Sait ile birlikte olduğunu düşününüz, bu güce kimse karşı koyamazdı. Ne yazık ki, halkın içine nüfuz eden güçler, siyasi hareketlerden önce dini kişiliklerdi ve bunlar siyaseten donanımsızdılar. Bu gücün doğru kullanılabilmesi için siyasi bir organizasyonun yapıldığı yerlerde ulusal taleplerin kazanma şansı artıyordu. Güney Kürdistan buna örnektir. Lozan Antlaşmasının amaçları nelerdi, hangi ülkeler arasında yapıldı? Birinci derecede Osmanlı borçları ve kapitülasyonlar, ikinci derecede ekalliyetler/azınlıklar,  üçünçü derecede Boğazlar ve dördüncü derecede Musul sorununun çözümü ana maddeler halindeydi. Tarih yazımında yeni sömürgeciliğin II. Paylaşım savaşı sonunda geliştirildiği söylenir. Oysa yeni sömürgeciliğin ilk adımının Lozan’da atıldığına tanık olmaktayız. Yeni rejimin iktisadi olarak batıyla işbirliği yapmak zorunda olduklarını iyi bilen İtilaf devletleri, klasik bir sömürü aracı olan kapitülasyonları kaldırılmasını kabul ederken, Osmanlı borç yükümlüğünün devamını elde ederek Türkiye’yi kendi alanlarında elde tutuyorlardı. Öte yandan onlar da savaştan yorgun çıkmışlardı ve sömürgelerinden asker toplamakta zorlanıyorlardı. Toprak işgallerinin sonsuz kavgasını vereceklerine ülkeleri ekonomik ve ticari alanda bağımlı hale getirmenin yollarının döşendiği süreçte Türkiye, bu durumu ispatlarcasına, yarıda kesilen 1. Lozan görüşmelerinin ortasında, 17 Şubat 1923’te yapılan İzmir İktisat Kongresi’yle batıya mesaj veriyordu. Oysa aynı devletler, Osmanlının diğer topraklarında manda yönetimlerini elden bırakma niyetinde değillerdi. Osmanlının son döneminde düşünülen çıkış yolları içinde ABD mandacılığını savunan görüşlerin olduğu düşünülürse, elde edilen nisbi bağımsızlığın anlamı daha iyi anlaşılır. Katılımcı ülkeler, eskiden beri Osmanlı topraklarında yaşayan halkın demoğrafik yapısıyla ilgili, ekalliyetler sorunlarıyla bağlantılı olarak Yunanistan, Sırp ve Romanya krallığı, ekonomik ilişkilerle birlikte ve manda yönetimlerinin sınır tespit sorunuyla bağlantılı İngiltere, Fransa ve adalar sorunuyla ilgili olarak İtalya, ana müzakereciler arasındadırlar. Sovyetler Birliği Kemalistlerle olan dostluğunu kullanarak imzacı ülkelerden biri olmak istemiş, ancak buna uygun dille “red” yanıtı verilmişti. Yine de “Boğazlar” konusu gündeme geldiğinde İtilaf devletleriyle dengeyi sağlamak için Türkiye Sovyetler Birliği’nin davetini elde etti. Bunun dışında, doğunun en büyük sömürgeci gücü olan Japonya, Batı’da siyasal sorunların nasıl görüşüldüğünü yakından takip etmek için katılmıştır. Resmi katılımcı olarak sadece gözlemlerle yetinmiştir. Bir de sadece gözlemci statüsünde olan ABD vardır. Lozan Antlaşmasında imzası bulunan Yugoslavya bölünmüş bir ülke. Ardılları bu antlaşmanın mirasçıları mıdırlar? Yugoslavya’nın parçalanmış herhangi bölgesinde müslüman veya Türk azınlığı varsahalkların sorunlarıyla muhatap olan ülkenin Türkiye olması devam etmektedir. Örneğin, Bulgaristan’da da önemli bir Türk ve müslüman nüfus vardır. Bir farkla ki, buradaki sorunlar Lozan’la bağlantılı değil, iki devletin karşılıklı görüşmeleriyle ele alınan sorunlardır. Lozan’a katılan tarafların ise kendi ekalliyetlerinin sorunlarını ele alma ve müdahale hakları antlaşma yükümlülükleri çevresinde devam etmektedir. Bu nedenle bugün bile Türkiye, Bulgaristan dışında kalan Balkan coğrafyasındaki müslüman azınlığın dini sorunlarına, cami yapımı dahil, müdahale hakkını kullanmaktadır. Ancak bu alan yurttaşlık kavramına dokunmadan sadece dini konularla ilgilidir. Bu da, Lord Curzan’un kurnaz İngiliz siyasetiyle Türk heyetine sunduğu bir ayrıcalıktan kaynaklanmaktadır. Türk heyeti ısararla “Müslüman bir ülkede müslüman bir azınlık olmayacağı” savıyla hareket ederek Kürtleri de temsil ettiklerini söylüyorlarsa da, Balkanlar’daki müslümanları Türk olarak gösterme gayreti içindeydiler. Yunanistan “soy azınlığı” kavramıyla Türkiye’nin Batı Trakya Türklerini kendisine karşı kullanacağını düşünerek bu formüle şiddetle karşı çıkıyordu. Orta yolu ve uygun çözüm önerisi İngiliz temsilci Lord Lurzon’dan geldi. “Yunan vatandaşı müslümanlar.” Bu kavram öylesine tutmuştu ki, Sırp yetkililer de ele alarak, müslümanların çoğunun gerçekte Sırp kökenli olduklarını ispata kalkarlar. Soy azınlıklarının gündem dışı kalmasından en çok memnun olan ülke Türkiye oldu. Çünkü Kürtler bir anda, İslam adına, ortadan kayboldular!.. Yukardaki soruya paralel olarak sormak istiyorum; Bizim edindiğimiz bilgilere göre bu antlaşmada imzası olan ülkelerden biri çekildiği taktirde antlaşma geçersiz sayılacak. Bu bilgiyi doğru kabul edersek, bölünen ülkelerin mirasçıları olarak kabul edilen bu ülkelerin çekilmesi durumunda antlaşma ne olur? İlgili her ülke kendi parlamentosunda antlaşmayı onaylayarak kabul etmiştir. Bugün geldiğimiz noktada ortaya çıkan her devlet, sorunlara kendi pençeresinden bakmaktalar. Bu azınlıkların bulunduğu Bosna-Hersek, Mekodonya, Kosova gibi devletler, Türkiye ile olan ilişkilerinde mevcut durumu siyasi bir araç olarak kullanabilmekteler. Hırvatistan, Slovanya, Dağlık Karabağ gibi yerlerde sorun olmaktan çıkmıştır. Eğer o günkü şartlar içinde bir çekilme olsaydı siyasi bir kriz yaşanabilirdi. Bugün tarafların en ilgili olanı Yunanistan bile çekilebilecek durumda değildir. Örneğin, bu antlaşmayla bağlantılı olarak, bugün için iktisadi, ekonomik ve siyasi olarak hiçbir kazanımı veya kaybı olmayan İtalya’nın çekildiğini düşünelim. Değişen hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü günümüzün jeopolitiğini geçerli kılan şey, devletin kendi yapısında ve gücünde saklı olduğu gibi, BM’lerce güvence altına alınmıştır. Finansal olarak Osmanlı borçlarını üstlenen ve ödeyen bir ülke olmasının yanında Türkiye’nin kalkınma modeli olarak batı’yla sürdürdüğü ilişkiler, ilgili devletler açısından yeterli sonuçlardır. Ayrıca bu tür kavramların arkasına saklanarak çözüm üretme kolaylığına girilmemeli. Eğer öyle olsaydı, Lozan’da Türk hükümetini bağlayan “doğum, ulusal topluluktan olma, dil, soy ya da din ayrımı yapmaksızın, Türkiye’de oturan herkese hayatlarını ve kısıtlamasız dolaşım özgürlüğünü de kapsamak üzere özgürlüklerini tam olarak sağlamayı yüklenir” maddesini ilk ilga eden devlet olarak yaptırımlara uğraması gerekirdi. Türkiye kendi vatandaşını isyanları bahane ederek zorunlu oturumu yaygın bir şekilde kullandığı gibi, bir insanın en büyük değeri olan ana dilinde öğrenimi engelleyen, konuşulmasını yasaklayan ve konuşana para cezazı uygulayan bir devlet olarak yaptırımlara uğraması gerekirdi. Hiçbir devlet bunun takipcisi olmadı. Bunun dışında “dil, din, soy, ulusal topluluktan olma” gibi haklar üzerindeki maddeleri konuşmak Kürt siyasi hareketlerine düşmektedir. Bu ifadelere karşı yine Lozan kullanılmakta ve “Türkiye’de soy azınlığı yoktur, Lozan’a baksınlar” Kürtlerin kaderinin belirlendiği böylesi bir antlaşmanın 100. yılında Kürt ulusal hareketi ne yapmalı, yani nasıl bir yol izlemeli? 100. yılında Kürt ulusal hareketinin bu antlaşmayı boşa çıkarabilme gibi imkânı veya olanağı var mıdır? Lozan Antlaşması’nın Kürtler açısından yarattığı en büyük olumsuzluk, 1639’dan beri iki parçalı olan Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesidir. Bu bölünmüşlük altında ilgili devletler, bölgelerindeki bürokratik ağı güçlendirerek “devlet” olduklarını göstermeye çalışmışlardır. Osmanlı 1864 yılından beri bu yolda ilerlerken, cumhuriyet rejimi altında hâlâ egemenlik sahasına girmeyen iki bölgeye yaptığı askeri saldırılarla bu alanları da etki altına aldı. Bu iki bölge Dersim ve Nasturi halkın yaşadığı Hakkari’dir. Güney’de ise Irak rejimi, İngilizlerin bütün desteklerine rağmen bürokratik egemenlik kuramadılar. Kürt isyanlarıyla ilgili resmi veya gayri resmi tarih yazımındaki temel dayanaklardan biri “İngilizlerin bir Kürt devleti peşinde koştuklarıyla” ilgilidir. İngilizler Kemalistlere karşı gerçekten bir cephe oluşturmak ve kuzey Kürtlerini çekim merkezi haline getirmek isteselerdi, Kürt devletine rahatlıkla yol verebilirlerdi. Şeyh Mahmut Berzenci buna en yakın olanıydı. Oysa aynı İngilizler Irak anayasasını hazırlarken Kürtlere yer vermeyerek gerçek siyasetlerini gösterdiler. Bu gerçeğe karşın, belgeler arasına sıkışmış birkaç raporu öne çıkartarak yön saptırmaya çalışmak bilimsel ruha aykırı olduğu gibi Kürt siyasi hareketleri üzerinde uygulanan maksatlı bir akademik terör eylemidir. Bu alanda yürütülen terör o kadar ileri gitti ki, Lozan maddelerinde yer alan “dil, din, soy, ulusal topluluktan olma” gibi haklar üzerindeki maddeleri konuşanlara karşı “Türkiye’de soy azınlığı yoktur, Lozan’a baksınlar” diyebilme körlüğünü gösterdiler. Neyse ki rahmetli Uğur Mumcu “Lozan’da Kürtler yoktu, ama gerçek te öyle değildi” diyebilmişti. Suriye’de vatandaş dahi kabul edilmediler. Devlet geleneği güçlü olan İran bu tür antlaşmaların dışında duruyor gibi görünse de, Kürt sorunu gündeme geldiğinde kendisini olayın içinde buluyor, taraf oluyor. Dolaysıyla Kürtlerin sorununu Lozan’la sınırlamak da doğru değildir. Çözülmemiş uluslararası sorun olarak güncelliğini devam ettirmektedir. Çıkış yolu, Kürtlerin yaşadıkları coğrafyadaki siyasi gelenekleri ve gelişmeleri dikkate alarak, parçaların somut hedefleri üzerinde yapacakları “centilmenlik anlaşmasında” yatıyor. Lozan ile Sevr antlaşması karşılaştırıldığı zaman Kürtlerin lehine veya aleyhine ne gibi farklar vardır? Sevr Antlaşması dikkate alındığında Lozan’ın Türk halkı için anlamını yadsımak mümkün değildir. Ancak aynı Sevr’de Kürt devleti kurulacaktır söylemi “eğer” şartının arkasında gizlidir. Ermenilerle sınır hattının belirlenmesinde yaşanan gerginlik başka bir sorundur. İngilizlerin ise açıktan “yarım ağızla” ifadeleri dışında, gerçek resmi devlet söyleminde Kürt devletiyle ilgili bir hedeflerinin olmadığı açık ve net. Bu yarım ağızla söylenen sözlere karşı bunun imkansızlığını kaygıyla ifade eden yazılar gazete sayfalarını doldurmaktadır. Bu karşı tarafı masaya oturtmak, zorlamak için İngilizlerin oynadığı tipik bir siyasettir. Bölgede istihbarat faaliyetlerinde bulunan kişilerin raporlarındaki tutarsızlıklar bunu gösteriyor. Kendisini Lawrence’ın yerine koyan Noel’in girişimleri böyledir. Boşuna uğraştığını üst makamlar tarafından dikkat çekilmektedir. Nitekim Lawrence Arap halkı içinde sorunsuz yaşama olanağı bulurken, Noel alınan bir istihbarat sonrası Bedirhanilerle birlikte bu toprakları terketmek zorunda kalmıştı. Dolaysıyla Sevr’de söylenen “eğer” ve “belki” kavramlarına bakarak ve zaten işlevsiz kalan bir antlaşmayı bugün gündemde tutmaya çalışmak yanlış, yanlış olduğu kadar da, kendi gücüne güvenmediğini gösteren siyasi iflas kampanyasıdır. Öylesi bir durumda Ermeni halkıyla bu sorunu nasıl çözeceklerini de açıklamak durumundadırlar. Lozan’da Kürdistan’ın bir parçası siyasi manipülasyonlarla Misak-ı Milli sınırları içinde tutulmuştur. Osmanlının devamı olarak buna bir anlam verilebilir. Ancak antlaşma maddelerinin uygulanması halinde Kürtlerin insani, sosyal ve ekonomik olarak birçok hakları elde etme olasılığı vardı. Ancak bu konularda ısrarlı olacak Kürt muhalif grup ortada yoktur. Meclis’te 1. grup, 2. grup diye kümelenmeler olurken Kürt vekilleri 3. bir grubu yaratamamıştır. Türk heyetinin “Türkleri ve “Kürtleri temsil ettiği” diskurunu, iki Lozan görüşmeleri arasında İzmit’te yaptığı yerel yönetimlerle ilgili konuşmasıyla destekleyen ve bunu Lozan’daki muhataplarına gösteren Mustafa Kemal’in bu yükümlülüğünü hatırlatacak bir Kürt muhalefeti ortada yoktu. Meydan, halkın tepkilerine bırakılmış olarak kontrolsüz bir güce devredilmişti. Bu nedenledir ki Koçgiri dahil, bütün isyanlar bölgesel çapta kalmış, Meclis’te halkın temsilcileri sıfatını taşıyanlar ise sanki bu durumu kanıtlar gibi, birey olarak kendilerini sınırlamışlardır. Son olarak genelde Kürtlere ve özelde ise Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten hareketlere bir mesajınız var mı? Bunun için önce yaşadığımız toprakların jeopolitiğini iyi bilmemiz gerekiyor. Sürekli değişken Ortadoğu coğrafyasının bir parçasıyız. Zamanın ruhunu yakalamak yerine, Sevr veya Lozan’a kafa yorup çıkarılacak mantıki sonuçlar üzerinden siyasi aktivite geliştirmenin artık pek bir anlamı kalmamıştır. Esas olan, Birleşmiş Milletler’in karar tasarıları üzerinden insan hakları ve demokrasi kavramının ön planda tutulmasına yönelik eylemler olmalıdır. Örneğin, BM’lerin devletlere verdiği sınır güvencesinin ne anlama geldiğini, gerilla eylemlerini uzun yıllar sınır boylarında sürdüren PKK anlamış değildir. Anlamadığı gibi, bunu kışkırtarak kendi eylem alanını sınırladığının da farkında değildir. Ne Saddam döneminde, ne de bugünkü Irak yönetimince Türk ordu birliklerinin bu topraklara girmesine karşı resmi bir tepkinin verilmemesi, öyle olmasının istendiği tezini güçlendirmektedir. Oynanan ikili oyun, 100 yıldır mücadele içinde olan Güney Kürtlerinin büyük fedakarlıklarla elde ettikleri federatif yapıyı zora sokmaktan başka bir sonuç vermemektedir. Aynı politikanın devamı bugün Suriye’de oynanmaktadır. Resmi söylem dahil, basın ve yayın kuruluşlarıyla bütün medya ve akademik çevreler Suriye’de bir Kürt halkının yaşadığını ve onların insani ve ulusal sorunları olduğu konusunda sessizdirler. Bütün dikkatler PKK üzerine çevrilerek sorun kriminalize edilmeye çalışılmakta ve kamuoyunun dikkatleri farklı yönlere sevkedilerek müdahale hakkına “yasallık” kazandırmaya çalışılmaktadır. Bu durumun farkında olan batılı güçler Suriye Kürt hareketine bağımsız bir kimlik vermeye çalışırken PKK, Irak Kürdistanı’nda oynadığı oyunu burada da devam ettirmeye çalışarak sorunu dış müdahalelere açık hale getirmektedir. Dolaysıyla dört parçadaki sorunları genelleştirerek çözüm arama yolları hem iç dinamikleri yıpratacağı ve hem de jeopolitik koşullara aykırı olacağı için, elde edilen bir mevzinin güçlendirilmesi esas hedef olmalıdır. Bu nedenle, paradoksal olarak bu güçbirliği kuralları önceden belirlenmiş “ayrılıktan” geçiyor. Bunun yolu, her parçada elde edilecek en küçük siyasi hak’ka, büyük bir kıskançlıkla sarılmaktan geçiyor. Türkiye’de “Çözüm süreci”nde yaşananlar da, izlenen siyasetin kirliliğini göstermesi bakımından derslerle doludur. “Çözümün” bir gecede nasıl çözümsüzlüğe dönüştüğünü anlamak için “Hendek” siyasetine bakmak yeterlidir. Ülke zemininde siyasi merkezini kurmakta zorlanan bir örgütün, insanları hendeklere sokarak açık cephe savaşına sokması bir kahramanlık gösterisi değil, bir cinayet suçudur. 40 yıldır gerilla savaşı deneyi yaşayan bir örgütün, geliyorum diyen bu tehlike karşısında devletin gösterdiği sessizliği bir zafiyet olarak algılaması bir hesap hatası değil, suç ortaklığıdır. Sayıları bile doğru dürüst verilmeyen binlerce genç bu hendeklerde katledildiler. Bu olayların arkasındaki gerçekleri açıklamaya çalışan dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, yaşanan olayların arkasındaki güçleri anlatırken “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar. Neden mi? Gelin hafızanızı bir yoklayın. İlerde birgün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman eminim en kritik dönemlerden biri 7 Haziran ve 1 Kasım (2015) arasındaki dönem olarak yazılacaktır.” diyerek bu defterin ancak kapağını açabilmişti. Benim açımdan ise bu olay, ‘çözümsüzlüğe’ odaklanmış “Düşük Yoğunluklu Savaş” stratejisinin iki ucunun bir noktada birleşmesinden başka bir sonuç üretmemiştir. Taraflardan biri istediği kadar hedeflerinin böyle olmadığını iddia etsin, sonucun, binlerce genç dinamiğin katliamı üzerine kurulu, kilitlenen bir siyaset sahnesi gerçekliğini değiştiremez. Burada yaşanan en büyük eksiklik Türkiye’nin gündemi olan Kürt sorununun iki partinin sorunu gibi ele alınmasında yatıyordu. Oysa Kürt siyaseti bunu Meclis gündemine taşımakta ısrarcı olmalı ve bütün siyasi partileri kamuoyu önünde açık tavır almaya zorlamalıydı. Bir sonuç alınmasa bile, en basit insani haklar konusunda kimlerin nasıl tavır aldıkları kamuoyu vicdanına bırakılabilirdi. Orada Lozan da tartışılabilir, Türklük kavramının arkasındaki “ulus” tanımlamasının asimilasyoncu hedefleri de açıklanabilirdi. Siyasette alınacak olan bu kısa yol, hendeklerin yarattığı yıkıcı sonuçlarla karşılaştırılamayacak kadar çok daha anlamlı olabilirdi.

Çavkanî: https://www.kovaradeng.com/detay/dergiyazi/218/100-yili-yaklasirken-lozan-antlasmasi