Kürt Milliyetçiliğini Yeniden Düşünmek

192 dîyayîş

Kürt milliyetçiliği yalnızca inkâr, baskı veya devletsizliğe verilmiş bir tepki değildir. Bu yazı, onu ortak hafıza ve kolektif aidiyete dayanan bir ulusal bilinç olarak yeniden düşünmenin bir çağrısıdır.

Son yıllarda Kürt siyaseti etrafında en sık kullanılan ama belki de en az tanımlanan kavramlardan biri Kürt milliyetçiliği. Fakat bu kavramı kullananların önemli bir kısmı onun ne olduğunu anlatmaktan çok ne olmadığını anlatıyor. Kimi zaman “ilkel”, kimi zaman “reaksiyoner”, kimi zaman “duygusal”, kimi zaman da “popülist” deniliyor. Böyle olunca Kürt milliyetçiliği siyasal bir kavram olmaktan çıkıp bir suçlamaya dönüşüyor.

Çoğu zaman Türk, Arap veya Fars milliyetçiliği deneyimleri üzerinden okunuyor. Kimileri onu yalnızca inkâra verilmiş bir tepki olarak görüyor, kimileri ise sadece bir devlet kurma projesi olarak tanımlıyor. Oysa bu yaklaşımların hiçbiri Kürt milliyetçiliğinin ne olduğunu tam olarak açıklayamıyor.

Bana göre buradaki temel hata, Kürt milliyetçiliğini sürekli dış koşullar üzerinden tanımlamaya çalışmak. İnkâr, asimilasyon, baskı, statüsüzlük veya devletsizlik vb. Elbette tüm bunlar Kürt siyasal bilincinin gelişiminde önemli rol oynadı. Ancak bunların hiçbiri tek başına Kürt milliyetçiliğinin kaynağı değil.

Çünkü Kürtler ne inkâr edildikleri için, ne devletsiz bırakıldıkları için, ne de baskıya uğradıkları için Kürt oldular. Kürtlerin ulusal varlığı, ortak tarihsel deneyimlere, ortak hafızaya, kültürel sürekliliğe ve kolektif aidiyet duygusuna dayanır. Bu nedenle Kürtlüğü yalnızca maruz kalınan baskılar üzerinden açıklamak, sonucu sebeple karıştırmak olur.

Çünkü bir ulusun kendisini ulus olarak görmesi, yalnızca maruz kaldığı muameleyle açıklanamaz. Ulusal bilinç sadece baskılardan değil, ortak hafızadan, ortak aidiyetten, ortak tarih deneyiminden ve ortak bir gelecek duygusundan da beslenir.

Bu nedenle Kürt milliyetçiliğini yalnızca inkâra verilmiş bir tepki olarak tanımlamak eksik kalır. Eğer milliyetçilik sadece reaksiyon olsaydı, inkâr ortadan kalktığında milliyetçilik de ortadan kalkardı. Oysa dünyadaki hiçbir ulusal bilinç bu şekilde işlemiyor. Bugün Fransızlar Alman karşıtlığıyla, Japonlar Çin karşıtlığıyla ya da Norveçliler İsveç karşıtlığıyla var olmuyor. Buna rağmen ulusal bilinçleri yaşamaya devam ediyor.

Demek ki bir ulusun varlığı, düşmanlarının varlığına bağlı değil.

Tam da bu nedenle Kürt milliyetçiliğini yalnızca karşıtlık üzerinden tanımlayamayız. Böyle bir tanım, Kürtleri tarihsel ve siyasal bir özne olmaktan çıkarıp sadece dış etkenlere tepki veren bir topluluğa indirger. Oysa bir ulusun varlığını sürdüren şey yalnızca itirazları değil, kendisini ortak bir topluluk olarak görmeye devam etmesidir.

En önemlisi şunu netleştirmek gerekiyor. Millet ile devlet aynı şey değildir.

Bir devletin varlığı ya da yokluğu, tek başına bir milletin varlığını açıklamaz. İnsanlar kendilerini belirli bir topluluğa ait hissettikleri için millettir. Bir ulus yalnızca maruz kaldığı baskılar nedeniyle değil; kendisini ortak bir tarih, ortak bir hafıza ve ortak bir aidiyet etrafında bir topluluk olarak görmeye devam ettiği için millettir.

Bu nedenle ulusal bilinç, yalnızca siyasal koşulların veya tarihsel baskıların ürünü olarak açıklanamaz. Aksine, bu koşullardan daha uzun ömürlü olan kolektif aidiyet duygusuna dayanır.

Bu noktada dikkat çekici olan şey, Kürt milliyetçiliğinin çoğu zaman anti-kolonyal literatürün etkisi altında yorumlanması. Özellikle Frantz Fanon’un sömürgeleştirilmiş halklar üzerine geliştirdiği çerçeve, Kürt meselesi tartışılırken sıkça referans verilen kaynaklardan biri hâline geliyor.

Fanon’un katkısı kuşkusuz önemli. Özellikle sömürgeleştirilmiş toplumlarda ulusal bilincin nasıl siyasal bir mobilizasyon gücüne dönüştüğünü açıklamak açısından hâlâ değerini koruyor. Ancak Fanon’un çerçevesi, ulusal bilincin neden ortaya çıktığını değil, belirli tarihsel koşullar altında nasıl güçlendiğini anlamamıza yardımcı oluyor. Ama Kürt milliyetçiliğini yalnızca sömürgeciliğe, inkâra veya baskıya verilmiş bir tepki olarak açıklamak bana göre oldukça eksik kalıyor.

Çünkü böyle bir yaklaşım ulusal bilincin kaynağını büyük ölçüde maruz kalınan baskılarda arıyor. Oysa Kürtlerin kolektif varlığı, maruz kaldıkları baskılardan daha eski ve daha derin bir gerçekliğe dayanıyor. İnkâr, asimilasyon ve statüsüzlük Kürt ulusal bilincini güçlendirmiş olabilir. Ancak onu ortaya çıkaran şey bunlar değil.

Dahası, bir ulusun ulusal bilincini yalnızca maruz kaldığı koşullarla tanımlarsanız, o koşullar ortadan kalktığında tanımladığınız şey de ortadan kalkmak zorunda kalır. Yani Kürt milliyetçiliğini salt inkâr üzerinden tanımlarsanız, inkâr bittiğinde Kürt milliyetçiliğinin de bitmesi gerekir.

Oysa bir ulusu ulus yapan şey, başına gelenler değil, kendisini kim olarak gördüğüdür.

Bu yüzden Kürt milliyetçiliğini yalnızca bir tepki, bir savunma refleksi ya da “ezilen ulusun milliyetçiliği” olarak tanımlamak eksik kalıyor.

Kürt milliyetçiliği her şeyden önce Kürtlerin kolektif varlığını sürdürme, siyasal özne olarak kalma ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma bilincidir. İnkâr, baskı ve statüsüzlük bu bilinci görünür kılabilir, güçlendirebilir veya keskinleştirebilir. Ancak onu var eden şey bunlar değil.

Sanırım bir başka hata ise Kürt milliyetçiliğini tek tip bir ideoloji gibi ele almak. Oysa tarih boyunca hiçbir milliyetçilik tek tip olmadı.

Bugün Kürt milliyetçiliği dediğimiz alanın içinde bağımsızlıkçılar, federalistler, konfederalistler, liberaller, muhafazakârlar, sosyalistler, sekülerler, dindarlar ve sağcılar aynı anda bulunuyor. Ve tüm bu farklılıklara rağmen Kürt ulusal meselesine ilişkin ortak aidiyetini ortadan kaldırmıyor. Aksine bu durum, Kürt milliyetçiliğinin bir ideolojiden çok daha geniş bir siyasal aile veya ulusal siyasal alan olarak değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Dolayısıyla Kürt milliyetçiliğini bir örgüte, bir partiye veya belirli bir ideolojik çizgiye indirgemek mümkün değil. Kürt milliyetçiliği ne bir örgüte sadakatten ibaret ne de belirli bir lider etrafında şekillenen bir bağlılık biçimi.

Onun merkezinde bulunan şey, Kürtlerin kolektif varlığının devamı, siyasal özne olarak tanınması ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olabilmesidir.

Bu nedenle Kürt milliyetçiliği bir üstünlük ideolojisi olarak değil, bir ulusun kendi varlığını koruma, yeniden üretme ve geleceğini tayin etme iradesi olarak okunmalı.